[film #1] film (henüz) ölmedi

fotoğraf çekmeyi seven bir insan olmamdan dolayı, birkaç farklı türde makina ilgi alanıma giriyor. bunlardan kendime bir süredir en yakın bulduğum ise, “filmli” veya “analog” diye tabir edilen, eski klasik makinalar. bunlar, “‘selfi’ mi ‘özçekim’ mi?” kavgasının sürdüğü günümüzde çok bulunamasa da, çok görülmüyor olsa da, aslında fotoğrafçılık konusuyla bu mefhumun biraz ilerisinde ilgilenenler için hala en azından aklın bir köşesinde bulunan fotoğraf çekme araçları.

size bugün amatör bir fotoğrafsever sıfatına sarılıp, bu konuyla ilgili – naçizane – bir kaç cümle kuracağım. amatörlüktendir ki, dediklerim yanlış olabilir. bu konuda en iyinin ben olduğuma inanmadığım gibi, alınacak çok yolum olduğunu ve çektiğim fotoğraflarım arasında kötü bir sürü fotoğraf olduğunun bilincindeyim. ancak, fotoğrafı seven diğer arkadaşlarım da dahil, çevremde pek yaygın olmayan analog fotoğraf makinalarını neden kullanılabileceği (daha doğrusu benim neden kullandığım) konusunda bir şeyler yazmanın kimseye zararı olmaz. kim bilir, belki bir gün bu yazıyı okuyan birinin aklı çelinir ve birlikte film değiştirdiğimiz bir fotoğraf gezisine çıkarız :o) .

öncelikle, konunun en başına, bu hobiye/işe başlama kısmına gidelim. eğer fotoğraf çekmeye yeni başlayacak birisiyseniz ve bütçe kısmında takılıp kalıyorsanız – ki bu ucuz bir hobi olmaktan kısa sürede çıkabilir – analog fotoğraf ilk aşamada işinizi oldukça kolaylaştıracaktır. bugün, işe yarar bir analog fotoğraf makinası, dışarıda yenilen 0-4 yemek parasına alınabilir. sıfırdan kastım, aile büyüklerinin elinde eskilerden kalma bir fotoğraf makinasının olabileceği olasılığıdır. seçilecek makinaya göre, fiyat aralığı değişse bile analog fotoğrafçılık, bu işe başlamak için uygun bir yoldur. üstelik biraz risk almayı seven biriyseniz, bit pazarlarında gezebilir, çok güzel bir fotoğraf makinasını çok uygun bir fiyata edinebilirsiniz.

eğer benim gibi, filmli bir makinayla fotoğrafa başlarsanız yaptığınız eylemleri anlamak zorunda kalırsınız. bu da fotoğraf çekmeyi öğrenme eylemini kolaylaştıracaktır. çünkü, enstantane hızı nedir, diyafram açıklığı nedir, asa duyarlığı nedir ve bunlar birbiriyle nasıl etkileşirler, bilmeniz gerekir. tabii ki otomatik modu olan filmli makinalar (yeni model filmli makinalarda genellikle bu özellik mevcut) bunları bilmediğiniz durumlarda da bir şeyler çekebilmenizi sağlar. ama bu durum, bilgilenme zorunluluğunu bence yok etmez. çünkü ancak bu şekilde  çektiğiniz fotoğrafın aşağı yukarı neye benzediğini bilebilirsiniz. bu da sizi daha fazla düşünmeye itecektir.

buradan yola çıkarsak, şunu söyleyebiliriz. analog fotoğraf ile ilgilenmek, sizi sınırlar ve bu sınırlardan dolayı çektiğiniz fotoğrafların kalitesi artar. bunun nedeni ise çok basit: elinizde yalnızca 36 kare (genellikle hala 35mm formatında çektiğimizi varsayıyoruz. diğer formatlar yaygınlık açısından biraz geride kalıyor) fotoğraf çekecek malzeme var. bunun ardından, filminizi değiştirmek zorundasınız. bu kısıtlamaların sonucunda, elinizdeki filmi boşa harcamamamak için herhangi bir fotoğrafı çekmeden önce iki ve hatta üç kez düşünmeniz gerekecektir. yani, bu da sizi daha iyi kompozisyon kurma, daha iyi pozlama ve fotoğraflayacağınız sahneleri daha dikkatli seçmeye yönlendirecektir.

sınırlar, her zaman olduğu gibi, fotoğraf konusunda da sizi daha fazla düşünmeye itecek, böylece daha ileriye götürecektir. bunu yaparken de yavaşlayıp etrafınıza bakmanızı sağlayacaktır. “benim makinam saniyede x kare çekiyor” düşüncesiyle, aynı kareden birden fazla çekip, sonrasında bilgisayarda bunları ayrıştırma şansınız olmadığı için, yavaşlamak ve düşünmek zorundasınız. yani fotoğrafı önce aklınızda çekmeniz gerekir. bunun için çevrenize bakmak ve hayal etmek bir tercih değil, zorunluluk olur. bunun ne kadar güzel bir duygu olduğunu, ancak yaşayınca anlayabilir insan.

yavaşlamanın bir sonucu ise, sizin çevrenizden kopmadan fotoğraf çekebilmenizdir. bu ne demek? hala sayfa değiştirmeyip bu yazıyı bu noktaya kadar okuduysanız, ya fotoğraf çekiyorsunuzdur, ya da bu konuya ilgi duyuyorsunuzdur. o halde, siz de şu sahnenin herhangi bir yerinde olmuşsunuz demektir: grup haline hareket edilen bir gezide, bir veya daha fazla kişi fotoğraf çeker. devamlı durur, durduğu yerde fotoğrafı çeker, makinasının arkasındaki küçük ekranda kontrol eder, beğenmez, yeniden çeker, yine kontrol eder, yine beğenmez, telaşla daha da kötü çekmeye başlar – ne de olsa birileri onu bekliyordur. bu durum, çok kısa bir süre içinde fotoğraf çeken için de, grubun geri kalanı için de can sıkıcı bir hal almaya müsait bir durumdur. ancak, analog bir makinada, çektiğiniz fotoğrafı arkada göremediğiniz için, böyle bir durum söz konusu olmayacaktır. bunun kötü yanı da var, ona birazdan yeniden değineceğim.

peki, çekme esnasındaki güzellikleri bu şekilde fotoğraf çekmeyi de tercih etmemin tek nedeni mi? cevabım hayır. çünkü analog fotoğrafların kendine has bir dokuları vardır. banyonun ardından, elinize geçtiğinde, analog bir fotoğraf, damakta ayrı bir tat, içte ayrı bir sevinç bırakır. bu da sizi daha sık yapmaya teşvik eder. şunu belirtmeden geçemem, bu durumu niteleyen sıfat “başka”dır. daha iyi ya da daha kötü olduğunu söyleyemem. kesinlikle fotoğraftan fotoğrafa ve gözden göze değişir. eğer siyah-beyaz bir film koyduysanız ve bu film yüksek hassasiyete sahipse (mesela iso 800+), fotoğrafta çeşitli bozulmalar olacaktır (gren). ama bu durum, siyah-beyaz analog fotoğrafların bir parçası olduğundan, sizi rahatsız etmeyebilir, aksine çok da hoşunuza gidebilir.

aklıma gelen bir başka konu ise, analog fotoğrafların özel oluşudur. makinalar aynı fabrikadan çıkmış olsa bile, her birinin kendine has özellikleri olabilir. bunlar lensler için de geçerli. ama her marka film, diğerinden kesinlikle farklı özelliklere sahiptir ve bu yüzden de aynı fotoğrafı başka bir makina, başka bir lens ya da başka bir filmle bile çekseniz, aynı fotoğrafı elde etmezsiniz. bu da her fotoğrafı kendince tek yapar. bu kombinasyon olasılıklarına, bir de diğer formatları eklediğinizde (orta format, büyük format, polaroid, pozitif, vb.), ortaya çok daha fazla olanak çıkıyor.

her ne kadar benim için geçerli olmasa da (ne yazık ki henüz böyle bir fırsatım olmadı), karanlık oda kavramı ve içerideki işlemler de, insanı heyecanlandırabilir. banyo ve sonrasındaki baskı esnasında yaşanabilecekler, insana gerçekten heyecan veriyor. ama kendi tecrübem olmadığı için, yazacaklarım bunun ötesine geçmiyor. belki bir gün, kim bilir…

peki analog fotoğraf madem bu denli şahane bir uğraş, neden herkes yapmıyor? bunun bir kaç nedeni var ve bunlar büyük ölçüde yukarıda bahsettiğim nedenlerle örtüşüyor. bu bence bir çelişki değil, bir tercih. çünkü bir durumun iyi ya da kötü oluşu, bu konu ekseninde tamamen kişiye bağlı. mesela, başlaması ucuz olsa da, film banyosu bedava değil. eğer bir laboratuvara götürürseniz, bir süre sonra dijital bir fotoğraf makinasından daha fazla para harcamış olacaksınız. bunun yanı sıra, çektiğiniz fotoğrafı anında göremiyor oluşunuz ve yavaşlama durumu, her zaman olumlu olmayabilir. bunlara ek olarak, dijitalleşen dünyada analog fotoğraf çekmek, dijitalleştirme esnasında zaman, para ve kimi durumlarda da kalite kaybını göze almak demektir. bunları isteyip istememek ise, tamamen kişisel tercihtir.

bu yazıda, analog fotoğrafın benim açımdan neden keyifli olduğu konusuna değindim. olumsuz olarak değerlendirilebilecek yanlarına nazaran, analog fotoğraf, oldukça keyifli bir uğraş. dijital fotoğrafı bıraktırmış değil, hala dijital fotoğraf çekmeye devam ediyorum. bırakacak da değilim. ama bu başka bir keyif, bir nevi terapi. bu yüzden de eğer fırsatınız varsa, denemenizi şiddetle tavsiye ederim. sonuçta, pahalı olması şart olmayan bir fotoğraf makinası, bir adet film ve biraz da çalışmaya bakar…

Sohbete katılın

1 yorum

Yorum Gönderin

Bir Cevap Yazın