Karadeniz

Hep bir yanim olmadi benim orada. Yeni yeni aslinda sevgim Karadeniz’e. Cocukken “Senin memleketin babanin memleketi neresiyse orasidir.” derlerdi. Bununla yasadim yillarca. Erzincanli’ydim ben hep. Derseniz ki gittim mi? Gördüm mü, hayir. Ama dedim ya, Erzincanli’ydim ben.

Ordu’dan geliyor oysa ki benim diger bir yarim. Ben de cok iyi bilirim karalahana corbasini, karalahana dolmasini, ya da fasulye tursusu kavurmasini. Ama son yillarda anladim/anliyorum ben Karadeniz’i. Belki Kazim Koyuncu’yla, belki baska nedenlerden dolayi, bilmiyorum ama seviyorum oralari artik. Ordu’ya gittigimden kalan anilar op zamanki bakisimin simdikinden farkli olmasi dolayisiyla cok edgiller. Simdi gitsem belki de daha farkli bakarim dünyaya, o ayri. Ama gerek TVde, gerekse cevremde gördügüm Dogu Karadeniz beni artik cok etkiliyor. Yasanmisliklarin ne kadar önemi var, bilmiyorum ama orada ben nesemi de buluyorum, kederimi de.

Yani, bir yer hem bu kadar neseli, hem de bu kadar hüzünlü nasil olabiliyor, anlamasam da seviyorum o halini karadenizin. Beni en cok ziplatan Karadeniz’in horonu ve aglatan da agitlari aslinda. Iki uc kutupta yasayan bu yeri sevmemek elde mi?

Bir de hikayeleri var ki, eger dizilerde izlediklerimiz gibiyse sadece izleyebiliyor insan…

Su replik unutulacak gibi degil mesela: “Gözlerindeki Karadeniz’ de boğulmak istiyordum, olmadı. Bize düşen gözlerinde değil, yokluğunda kaybolmakmış.”

Evet, Murpy Kanunlarina Ben De Inaniyorum.

Bugün ÖzgürlükIcin gezegeninde, Güngör Basa‘nin yazdigi bir blog girdisini okurken bu konuda ben de bir seyler yazmaliyim dedim. Öncelikle o yaziya buradan ulasabilirsiniz.

Bu da yazi:
—-

  1. Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
  2. Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
  3. Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
  4. Bir şeyin olma olasılığı, istenme olasılığı ile ters orantılıdır.
  5. Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
  6. Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
  7. Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
  8. Ne kadar beklersen bekle istendiği zaman gelecektir.

Kaptan Murphy nin 1948 yılında yaptığı bir deney sırasında cihazları yanlış bağlayan bi arkadaş sonucunda çıkarmış kanunlar. 😀

—-
Simdi, durumu kendi acimdan söyle izah edeyim. Karlsruhe’ye geldigimden beri üzerimde bir ugursuzluk var ki gidiyor. Aslina bakilirsa, cok sey degil, normal bir yasam istiyorum, ama malesef “bir güc” bunu bir sekilde engelliyor. Örnegin, cok basiti, eve internet almam internet sehri denilen, Almanya gibi bir teknoloji devi ülkenin ilk E-Postasinin geldigi sehir olan Karlsruhe’de 6 ay sürdü. Tamam, bunda Karlsruhe’nin bir sucu yok belki ama bir sekilde sanssizliklar, vesaire derken, 6 ay.

Bunun disinda, ev aramak zaten burada cok büyük sabir isteyen bir is, kabul ediyorum, ancak bulunan, kesin gözüye bakilan yerlerin tam sonuca yaklasinca elden kayip gitmesi de ayri bir sey. Tamam, kimse bulamiyor, ama insanlar bulduguna tasinabiliyor.

Bu ve bunlar gibi bir cok etkenden dolayi artik Murpy Amca benim yol göstericim oldu. Gönül isterdi tabi ki olmamasini, ama malesef oldu…

Buradan Güngör Bey’e de tesekkürlerimi sunuyorum bu yaziyi yazmama etken oldugu icin…

Sevgiler,
Altug

En son

Son bir kac gündür yolculugumun da yaklasmis olmasindan dolayi acaba Istanbul degismis midir diye düsünüyorum. Aklima gelen cesitli degisiklikler sunlar:

– Ben Istanbul’dayken henüz triicii(UMTS) yoktu. EDGE, GPRS, WAP kullanalar arasindaydik.
– Ben Istanbul’dayken Skibbe Galatasaray’in basinda. Lincoln henüz kacmamis, mor forma henüz ortaya cikmamisti.
– Ben Istanbul’dayken henüz metrobüs Anadolu yakasina gelmemisti. Insanlar sardalya gibi Camlica rampasinda duran ama kalkamayan metrobüste yolculuk etmeye baslamamislardi.
– Ben Istanbul’dayken secimler olmamis, insanlar kim ne yapari diyer konusuyorlardi.
– Ben Istanbul’dayken mevsimlerden kis, aylardan Ocakti.

Ve ben buraya geldigimden beri cok sey degisti…

“Sesimi duyan var mi?”

10 yil önceydi bu cümle hayatimiza girdiginde. Gecenin tam köründe geldi, resmi kayitlara göre 20, söylentielre göre 50 bin kisiyi de yaninda götürdü giderken. Uzun zaman hepimiz onunla yasadik. Istanbul’u yiktik, bir sey olmaz yahu dedik, diyenler ekmegini yedi, dinleyenler inandi. Belki de hayatimizin ilk ve tek cadir günlerini gecirdik. Iste öyle günlerdi. Daha fazla yazmaya icim elvermiyor…

Bu sabah posta kutuma bu serginin haberi geldi: http://www.fototrek.com/etkinlik_sergi17.html. Ben Istanbul’a geldigimde ziyaret etmeyi planliyorum, tavsiye ederim. Bu sergiyi düzenleyene de haber verene de cok tesekkürler. Umarim bu tip kötü günler bir daha yasanmaz.

Ayrica, herkesin kahramani Nasuh Mahruki ve ekibine bir kez daha tesekkürler.

Altug…

Bos…

Ne zaman yolculugun esigine gelsem garip hissetmeye baslarim. Gerek fiziksel, gerek zihinsel, gerekse de herseysel olarak aklim artik o moda girmis olur.

Su anki durumum biraz daha farkli olmasina ragmen, özünde yine ayni durumu barindiriyor. Söyle ki, iki gün icinde bir sinavim var, ona calisamiyorum(hala) ve konsantrasyonum iyice düsmüs durumda. Ders calismak da gelmiyor icimden, calistigimda düsünmek de. Ben hayatimin hicbir döneminde bu kadar uzun süre stresli oldugumu animsamiyourm henüz. Aslinda bir yandan güzel, bir yandan da kötü bu durum. Güzel, cünkü su anda stresli olmam demek yeni seyler ögreniyor olmam demek. Bu da beni mutlu ediyor. Yani isler akademik acidan bakildiginda fena degil. Tek sorun benim bu güzelliklerin neresinde oldugum. Bugüne kadar hep iyi notlar almaya alistigim icin su anda aldigim orta halli ve vasat notlar beni tatmin etmiyor. Ancak isin diger yani da su, sevmedigim isi yapmayi da pek sevmiyorum. O yüzden de bu aralar azicik konsantrasyon zorlugu cekiyorum. Peki bu durumun kötü yani nedir? Biiiir sürü sey ögreniyorum evet, ama sadece ögreniyorum/calisiyorum. Yani bu ne demek? Bu su demek: 4 aydir hafta sonum yok. 7 günlük mesaim var. Devamli yapmam gereken bir sey var. Yani söyle ki, sabah kalkip “Bugün ne kadar güzel bir gün!” demek yerine “Hmm, evet bugün sunlari yapsam, kalan isi de aksama dogru yapsam, hmm, cok da yorgunum, bir kismini da hafta spnu yaparim. Zatn bu bu ders var su saatten su saate kadar. Aradaki 3 saatte ise gitsem, dersten sonra da 2 saat kütüphanede takilsam, sonra da bla bla..” diyorum. Bu da beni psikolojik olarak yoruyor bu aralar. Nedeni de cok farkli bir sistemde ögrencilik yapiyor olmam. Evet, Graz’da yasadigim siralarda da benzer durumlar vardi, ancak orada yalniz olmadigimdan beni destekleyen birinin olmasi beni olumlu etkiliyordu. Simdi ise o durum olmadigindan, zor geliyor bazi seyler.

Yolculukgun esiginde bombos bir aksami daha geride birakiyorum. Simdi gitme zamani. Iyi geceler…

Not: Bugün GNOME’dan KDE Masaüstüne gecis yaptim. KDE 4.3 ilk izlenim olarak hic de fena degil.

Altug

Kirmizi !!

Seni de özledim. Cok uzun zaman oldu görüsmeyeli. Ayri kaldik, ama hep yanimdaydin o süre boyunca. Kah internetten, kah kahveden takip ettim seni, etmeye de devam edecegim.

Neden? Cünkü sen bana hayatimda gurur duyabilecegim seyler yasatansin. Senin sayende ögrendim ben Götebor’un nerede oldugunu, Manchester United’in formasinin kirmizi oldugunu, Real’in “gercek”ten farkli bir anlami olabilecegini… Ve senden ögrendim ben Edirne’nin disinda da bir yasam oldugunu. Belki de ondan su anda buradayim, kim bilir? Burada “Borrrrruuuuuuuussia Dortmund” deyince kimse anlamiyor, ama bana o0-2’nin ardindan Alman ögretmene yapilan sakalari hatirlatiyor.

Cok seysin benim icin:

– Kirmizi
– Büyük Kaptan
– Oliviera Capone Dos Santos #35
– Parcali!
– Kapalida yanan polarim, formam
– “We are the champions”
– “Hagi, Hagi, Haggi, Haggi, Haaagggiiii”
– Caglar, Mert, Anakonda Erhan
– 500, 500A
– “Eski Acik Sari Diyecek!”
– Acibadem McDonald’s
– Devre arasi kahvesi
– “Fatiih, noooluyoooo?”
– “Hangimiz daha sarisin?”
– “3-0’dan 4-2”
– bitmeyen 16 dakika
– Bir avuc cimen
– Otobüsteki mesale
– Isil Alben, Arda Turan
– Harry Kewell the wizard.


..
.

Her seye ragmen,aklimdasin, kalbimdesin. Seni de özledim, hem de cok…

Iki bira…

Iki bira insani ne kadar cesur yapabilir?

Su anda düsündügüm soru bu. Ya da söyle söyleyeyim, insanlarin mantiklarini bir kenara koyup duygulariyla hareket edebilmesi icin ne kadar alkol gerekir? Aklina „Nereden cikti simdi bu? Sacma sapan konusma Altug!“ sorusu gelenlere gerekli aciklamayi yapmak istiyorum:

Gecen Cuma aksami bir yerde oturup iki bira ictigimiz sirada basladi Daniel ile arkadasligimiz. O ana kadar derslerde görüsen, nadiren de bir kahve icmeye giden iki insanken, bir aksam anlik olarak bira icme karari almamizin ardindan anlattigimiz hikayelerimizden sonra arkadas olduk. Artik ikimiz de birbirimizin cesitli seylerini biliyoruz.

Konu buraya nasil geldi? Söyle ki, düsünceleri kafama sokan Daniel. Bana o aksam kendimle ilgili söyledikleri artik daha da ciddi olarak düsünmeme yok aciyor kimi seyleri. Mesela, birbirine hala deger veren ve muhtemelen de seven iki insanin hala bazi seylere direnioyor olmasi garip gelmis. Hos, disaridan bakildiginda garip de zaten. Ama isin asli düsünülecek olursa, Aslinda o kadar da basit olmayan cesitli seyler oldugu ortaya cikiyor.

Daniel’e göre, ben adim atmaliyim. Ancak, bunu yapmami engelleyen bir cok neden oldugu icin maalesef o kadar kolay olmuyor. O yüzdendir ki hala ayni seyleri dönüp dolasip kafamda cesitli yönleriyle kuruyorum(kelebek etkisine inandigimi söylemis miydim?).

Bu konuyla ilgili kendimi göreli olarak iyi hissettigimi düsünüyorum. Ancak farkettigim bir sey var ki, o da bu konunun tamamen atlatilmadigi, derinliklere itildigi. Cesitli dis etkenlerle(Bira, yalnizlik, Sezen Aksu, etc.) su yüzüne cikan seyler cok sik olmasa da insanin o anki düsüncelerini degistiriyor. Ama su da bir gösterge, düsüncelerin derinlere itilmeye baslamis olmasi bile bir gelisme sayilabilir.

Iste bu noktada alkol devreye geliyor. Alkol ile tepkimeye giren anilarin yogunlugu sudan hafif oluyor ve anilari su yüzüne cikariyor.

Bu seferlik de bu kadar…

Kalsruhe, Ilk Izlenim

Mutlu degilim sanki bu aralar. Belki dinlediklerin, belki baska seyler… Ama degilim. Tam bir seyleri yoluna koymak isterken, yoluma cikanlar, yapmam gerekenler, yapmamam gerektigi halde yaptiklarim, hepsi hayatimi olumsuz etkilemeye basliyor sanirim yavas yavas. Mutlu degilim sanki, onu biliyorum.

Cogu zaman kendimi kandiriyorum, cevremdekileri mutluluk kaynagi olarak görüyorum, ama aslinda devekusu gibi kafami kuma gömüyorum, farkinda degilim. Ne buralara gelme nedenim buydu, ne de istediklerim Hos, neden geldigimi bile animsayamayacak kadar yorgunum su anda. Her gecen gün omuzuma binen bir ton yük ile bir nehirden gecmeye calisiyorum, ama o nehrin ortasina bile yaklasamadim henüz. Ve isin daha kötüsü, ortada ne var, bilmiyorum. O derinlikte o kadar yükle sag cikabilecek miyim, bilmiyorum. Nehri gecince ne olacak, bilmiyorum…

Aslinda bu durum birazcik ironi barindirmiyor degil kendi icerisinde. Zira, yasadigim yer(nefes alip vermek, burada yasamak olarak adlandirilmistir), Almanya, sistemiyle, plani programiyla bilinen bir yer. Hatta öyle ki, güney insanlarinin(Italya, güney Fransa, Ispanya, Türkiye, Yunanistan) geldiklerinde ilk ögrendikleri kelime “Termin”(randevu). Her seyi randevu ile yapan ve bir ay icerisindeki tüm randevulari belli olan bir yer burasi. Ama ben buna ragmen, ne zaman hangi ödevi verecegim, ya da hangi devlet dairesinde hangi isimin oldugu, ya da ne zaman sözlesmelerimin sona erecegi gibi konular disinda, yasamaya dair hicbir fikrim olmadan devam ediyorum hayatima.

Nedeni ne? Nedeni belki de hala tam anlamiyla buraya alisamamis / benimseyememis olmam. Ben buna yoruyorum. Benimseyebilecek cok bagim yok belki de, ondan. Tüm hayatimi 6 aydir göremedigim bir sehirde birakip buralara geldim, ve umutlarim vardi. Hayaller yerini “belki”ye, umutlar “Olsun”a birakti artik. Ne zaman bir seyler heyecanlandirsa beni, cok sürmeden mutsuz edecek bir cok sey cikiyor karsima.

Artik yavas yavas yorulmaya basladim. Ne tasidiklarimi kaldirabiliyorum ,ne de bu kadar yük tasimaya degip degmedigini kestirebiliyorum. O gecince ileride karsima cikacaklari bilmedigim nehri gecmeyi denemek yerine, nehrin kenarindaki potansiyel daha kötü bir hayata razi mi olsaydim ne?

Az önce bir cümle okudum. Diyor ki: “Gülümsemek, neden agladigini aciklamaktan daha kolay”. Sanirim bu nokta dogru nokta. Gülümsemeliyiz…

🙂

Neden agladigimizi aciklamaktan daha kolay…