#blogfırtınası

efendim bir süredir blogu boşlamış olmam gerçeği yadsınacak gibi değil. ben diyeyim iş güç, siz deyin hadi oradan, bir şekilde beceremedik o işi.

dün blog fırtınası diye bir şeye rastladım ve bu fikir bana oldukça ilginç geldi. denemek istiyorum, bakalım ne kadar sürdürebileceğim… ilk gün bugün, bakalım nasıl olacak 🙂

izlemeye devam edin 🙂

yüz

bir süre önce “yüzyüzeyken konuşuruz” isimli bir grup keşfettim. oldukça iyiler, mutlaka dinleyiniz. benim en favori şarkım “ateş edecek misin?”

benden size bir kaç tane yutube linki madem:

http://www.youtube.com/user/kufurbazlama/videos

http://www.youtube.com/user/kaanbosnak/videos.

vazgeçiş

hayatımızı şekillendiren şey verdiğimiz ve vermediğimiz kararların tamamı diyebiliriz sanırım.

bu bağlamda bakıldığında, o karar verdiğimiz yol ayrımlarına şimdiki bilgimizle durup baktığımızda gördüklerimizin ne kadar mutluluk verdiği de de sanırım şu anki pişmanlık ya da memnunluk seviyemizi belirleyen şey.

peki, şimdi bir şansınız olsa ve şimdiki bilginizle geri gitseniz yine aynı kararları alır mıydınız? mesela kendimden yola çıkayım, hayatımdaki belki de en kötü günleri geçirdiğim şehir olan karlsruhe’de geçirdiğim o günleri o şekilde geçireceğimi bilsem eğer yeniden o yola sapar mıydım? yoksa es geçip master için berlin’den gelecek yanıtı bekleyip ilk dönemi kaçırır mıydım? peki ya berlin de işi çözmeseydi? bunu bilemeyiz. tıpkı o dönemde karlsruhe’yi bilemediğimiz gibi.

dün gece/bu sabah yine bilinçaltımın bana oynadığı ufak oyunların kurbanı oldum. sanki hiçbir şey olmamış gibi, sanki hiç gelmemişim gibi, sanki yaşamamışım gibi bu 5 yılı. sanki her şey eskisi gibiymiş gibi.

insan acaba demeden edemiyor. ve tüm bu acabaların toplamı da aslında insanın hayatını var ediyor. çünkü her seçim bir vazgeçiş ve her vazgeçiş insanın aklında bir yerlerinde duruyor.

 

acaba hayattır.

hayat acaba.

 

özlem

http://www.zaytung.com/blgdetay.asp?newsid=226434

Bu yazıdaki tüm “Ankara”ları “Almanya” ile değiştirebilirsiniz.

“Hem İstanbul’daki arkadaşların yılda kaç kere görüyor ki birbirini? Zaten sen de dönsen şimdikinden daha mı sık görüşeceksin onlarla? Zaten yine yılda bir iki kez görüşeceksiniz! Herkesin kendi hayatı, kendine göre işi gücü var oğlum…”

Bir ayaz vakti daha CGN’de uyanana dek…

yeşil cumartesi

öncelikle yeniden merhaba. uzun zamandır yazacaklarımı başka yerde ve offline depolamaya başladığımdan ötürü (defter kavramını bu kadar süper anlatamazdım sanırım), buraları boşlamıştım.

şimdi geri dönüyorum. planım, bir süre boyunca bu yaz gidip gördüğüm yerleri paylaşmak. Yarım defter kadar not, yaklaşık 2000 adet fotoğraf var. Ancak onlarla ilgilenecek zaman çok az. O yüzden bugüne dek neredeyse hiçbir şey yapamadım.

buna bir son verip, bu yazıyla geri dönüyorum. diğer yazılar ne zamana yetişir, bilinmez.

dün, eski iş arkadaşlarımdan birinin doğumgünü nedeniyle çok zor olmayan bir parkurda trekking turuna çıktım. rotamız, almanya’nın o bölgeye de ismini veren ruhr nehri kıyılarıydı. rotamız, 11 km. uzunluğunda, ilk yarısı oldukça düz, ikinci yarısı ise biraz engebeli bir orman yolundan oluşan bir rotaydı. net iniş-çıkışımız 150m idi. değindiğim gibi, çok da zor sayılmayacak ama keyifli bir rotaydı. başlangıç için yeterli iniş-çıkışa da sahipti.

Route 2,057,705 – powered by www.wandermap.net

 

o bölgeye ulaşmak için öncelikle köln’den 70 km’lik bir yolu geçerek bochum kenti sınırlarındaki “haus kemnade” isimli eski bir şatoya ulaşmam gerekiyordu. arabayı park edip, arkadaşlarımla buluştuktan sonra yola çıktık. tabii, insanların gözünü korkutmamak için davette “gezinti” diye bahsedilen bir şeyin aslında bir trekking rotası olduğunu bilmediğimden yanımda uygun ekipman yoktu. eğer gerçekler saptırılmasaydı (keşke abartsaydım biraz) belki uygun ayakkabıyla bile giderdim 🙂 .

gezinin başında her şey oldukça masum başlamıştı. nehir kenarında bir yürüyüşle başladık. orada aramıza bir kişi daha katıldı ve toplamda 5 kişiyle yolumuza devam ettik. insanların altında graffitilerini konuşturdukları bir köprüyü geçip, yola devam ettik. yolda, doğanın bize sunduğu hoş manzaraları da görmezden gelemedik.

yolun yaklaşık yarısında, bir haraya vardık. insanların haftasonu aktivitesi olarak ata binmesi bu hobiye sahip bir arkadaşımdan dolayı bana pek de yabancı bir konu değil ama hiç canlı olarak görmemiştim. haranın yanındaki bir restoranda camekanlı bir bölme var ve bu bölme iç mekanda ata binen insanları izlemek için ideal. biz dışarıda oturmuştuk ancak insani gereksinimler için içeri girdiğimde öyle bir manzarayla karşılaşınca ister istemez gözüm takıldı ve atlara bir kez daha hayran kaldım. bakımlı bir atın asaleti çok az hayvanda mevcut.

hara, yolun yaklaşık yarısıydı. ardından, benim hiç haberdar olmadığım ancak gezi sahibinin pekala daha önce defalarca geçtiği ormanlık alana girdik. o andan itibaren de engebeli, inişli-çıkışlı ama sadece yeşil, sadece kendi sesimizi duyduğumuz patikalarda ilerlemeye başladık. zaten işin en eğlenceli ve bir nebze de olsa insanı doğayla imtihan eden kısmı da burada başladı. tamam, deneyimli insanlar için “çıtır çerez” denilebilecek yollardan geçtik. ama benim gibi, ömründe iki ya da üç kez trekking yapmış biri için yeniydi çoğu şey. ama artık daha sık yapmak istediğim bir haftasonu eylemim var. madem coğrafi koşullar bana denizi vermiyor, verdiği ormanları kullanayım bari 🙂 .

bir süre az gidip uz gidip, dere-tepe düz gidip, inip çıktıktan sonra, tekrar başladığımız yere, haus kemnade’ye vardık. molalar ve salına salına geçtiğimiz yerler dolayısıyla yaklaşık 3,5 – 4 saat süren yolculuk sonunda kendimizi bir dilim pastayla şımarttık ve yemyeşil bir cumartesi gününün sonuna geldik.

bir kez daha anladım ki, yeşil önemli, yeşil güzel, doğa güzel. kıymetini bilmeli!

Kendine Yabancılaşma Üzerine

Yabancı bir ülkede yaşamanın birinci icabi insanin en aşina olduğu şeye, ismine yabancılaşmasıdır.

Elif Şafak, Araf

Almanya’da yaşamaya başladığımdan bu yana Starbucks denen kahve zinciriyle oldukça yakınlaştım. Bnun temel nedeni ve ilk tetikleyicisi ise orta Avrupa ülkelerinin Pazar sıkıcılığı oldu. Günlerden pazarsa ve yalnız yaşıyorsanız, insan görmek için sokağa çıkıp Starbucks’a gitmeniz işten olmuyor. Orada da zaten genelde orta Avrupa ülkelerinin Pazar travmalarına alışık olmayan, sizin durumunuzun benzerini yaşayan insanlar oluyor.

Starbuckslar’ın isim sorma merakı bir kaç kez misafir olmuş herkesçe malumdur. İşte o tip durumlarda benim adımı telafuz edebilecek ya da ettiğim telafuzu doğru anlayabilecek insan sayısı çok değil. Her ne kadarbugüne dek rastlamamış olsam da buna olan inancım hal-i hazırda korunmakta.

Elif Şafak’ın Araf isimli romanını okuyanlar bilir, oradaki karakterlerden biri Türkiye’den Amerika Birleşik Devletleri’ne doktora yapmak üzere gitmiş bir Türk’tür. Onun posta kutusundaki ismiyle ilgili yazılmış bir bölümde, isminde yer alan “ö” harfinden ve soyismindeki benzer harflerden uzaklaşmasına değinilmiş. İlk okuduğumda benzer olayları benim de yaşadığımı çok net bir şekilde hissettim. Hayatın her alanında karşıma çıkan başka isimle anılma durumu, yurt dışında yaşamanın vazgeçilmezlernden oluyor bir süre sonra.

Artık o kadar global bir dünyada yaşıyoruz ki, en azından seyahat için bile olsa insanlar çeşitli ülkelere gidiyorlar. Bu yüzden de bir çok insan bu tip bir durumla karşı karşıya kalıyor. Ben alıştım ama alışması zaman alıyor. Üstelik kendinize yabancılaşma durumu da cabası. Yani aslında çocuklara isim koyarken bu durumu gözönüne almak hiç de fena bir fikir değil.

Altug, Arthur ya da her kimse…

şüphe

"benim burada ne işim var?"

uzunca bir süredir bu cümleyi kurmamıştım, kısmet bugüneymiş demek. oysa ne zamandır iyiydim, havalardan olsa gerek bu depresyon hali. hani bahar depresyonu derler ya, o hesap herhalde.

bu haftasonu yaptığım istanbul gezisinden o kadar da umutluydum ki! iyi gelecekti. ama uzun zamandır olmadığım yere döndürdü beni. istanbul’dan gittiğimden beri ne kadar sınırlı ve küçülmüş bir hayatım olduğunu farkettim.

yanlış anlamaya mahal vermemek adına şunu bir kez daha belirteyim. karlsruhe’nin ardından köln bana çok iyi geldi. o kadar ki, 3,5 yıl yaşadığım o şehri zerre kadar özlemiş değilim. orada bulunan bir-iki kişiyi özledim tabii ki. ama onun dışında, hayatımın bir kısmını mahvetmiş bir şehri özleyecek değilim herhalde. buna karşın hafta sonşarı köln’e gelirken bir oh çekiyorum, her köprü geçişimde. şehir merkezine yol alırken “sahilden mi gitsem içeriden mi?” sorusunu sorabilmemi sağlayan bir sahilim var mesela. bu bile köln’ü şu an yaşanası kılan nedenlerden biri.

e madem ki insanız ve özleyecek şeyler arıyoruz, o hakkımı bugün istanbul için kullanayım. istanbul’dan geçen gece geldim ama uçağa binmeye bile saatler kalmışken, hazırlanmak üzere eve giderken aklımda binlerce soru işaretleri vardı bu kez.

sorguladığım şey şu, burada olmasaydım, master yapmamış olsaydım, şu an hayatım hangi konumda olurdu? daha iyi kazanacağım bir işim, daha sosyal bir hayatım, daha yüksek yaşam standardım olur muydu? bence olurdu.

sahi, benim şu an burada ne işim var?

ölü

Rakı içince ölülerden konuşmak icap eder. Belki rakı içerken araya giren sessizlikler daha uzun olduğu için, o sessizlikler ortama ruhani bir hava kattığı için.

–  Emrah Serbes, afili parcalar 87: 2009 yazi geri gelmeyecek, http://getir.net/ijj8

Iki insanin ölülerden konusmasi icin birinin artik nefes almiyor olmasi gerekmez. Hatta bunu konusmak icin iki kisiye de ihtiyac yoktur. Pekala kendisiyle konusabilir insan bir kac duble raki esliginde.

Ölülerden bahsetmek, insanin icinde öldürdüklerinden bahsetmek, raki sofrasinda eger 2+ kisi yoksa zaten cok genelgecer bir davranistir. O sofraya ne kadar nesesi oturmus olursaniz olun, söz dönüp dolasip bir an da olsa kendi zihninizde öldürdüklerinize, hayatinizda yoksaymak zorunda olduklariniza gelecektir. Sonrasi muamma…

Kimisi bu durumlarda yasayan ölülere telefon bile etmistir – yan etkileri de yok degil hani. Bunlar iste hep o suskunluklardan. Insanoglu bir basladi mi muhabbete, duramadigindan. Bir süre önce n kisiyle baslayan muhabbet, o sessizlik anlarinda – sayiyi 2n’e cikaran o sessizlik anlarinda – yasayan ölülere gelmistir bile. “Madem ki aniyoruz, sereflerine bir de kadeh tokusturmaliyiz” diye düsünmeye de yol acar, acmamasi mümkün degil zaten.

Ama iste, ölülerin ardindan hep iyi seyler söylemek gerekir. Aslinda rakinin sihrini de aciklayan bir tezdir bu. Iki insan ne kadar kötü ayrilmis olsalar bile o muhabbet anlarinda hep iyi anilar gelir akla. Dedik ya, bizim kültürümüzde ölünün ardindan kötü söz söylenmez. Gerekirse susulur ama asla kötü söz söylenmez.

Sonra iste, vapurlar falan…

Biterken “Neser Ertas – Zülüf Dökülmüs Yüze” caliyordu.

ardindan

her tatilde oldugu gibi, bu tatilde de zamani yetiremedim. hem zaten tatillerin tamami yetmeyen zamandan olusmaz mi? bence öyle. hangi ülkede yasiyor olursaniz olun, tatiliniz ne kadar uzun/kisa olursa olsun, bu böyle. bundan da kacis yok malesef.

iste benim tatilim de yine cok kisaydi. tipki diger tatiller gibi yani… standart tarife… her dönüsümde göremedigim icin sitem eden onlarca insan birakiyorum. buna bir yenisi daha eklendi. ama ne yapayim? olmuyor iste. söz vermemeyi ögrendim cok sükür. yoksa bu vicdan azabina bir de verilen sözlerin tutulamamis olmasinin azabi eklenecekti.

bu yilbasinda, her zamankinden farkli olarak izmir’deydim. bugüne kadar tümünde istanbul’da gecirdigim yilbaslari beni inisli cikisli yillara sokmustu. ama son zamanlarda hicbiri ekstra bir sans getirmedi. standart bir hayatla mutlu olabilen biriyseniz mutlu olacaginiz ama ekstra bir mutluluk da getirmeyen yillara acilmisti. belki bu kez izmir’de girdigim yeni yil, eksik seylerin de kaybolmasini saglar, kim bilir… umarim da öyle olur. bu yil bari hayat komple güzel olsun 🙂

ve bu kez evime döndügümde adeta dünyanin dengesi sasmis. her sey birbirine girmis, ilgilenilmesi gereken bir cok sey var. henüz tamamiyla ilgilenemedim. bakalim, kismet tabi bazi seyler.

köln’ü seviyorum bu arada. bunu karlsruhe icin hic duymadiniz/okumadiniz benden. cok umutlu baslayan karlsruhe maceram kisa sürede tüm umutlarimi tüketti. köln ise tam tersi. sehre girerken (cok geziyorum, malum) gülümsememe neden oluyor. umarim buradaki hayatimin geri kalaninda da bu durum hep devam eder.

bu arada, istanbul’da cem adrian’in yeni albümünü aldim. yorum yapmak gerekirse yorumum su olur: cok siyah. hem maddi, hem manevi olarak cok siyah! daha önceki 3 albümünü de biliyorum ve bu albüm aralarindaki tek albüm. bu adam neler yasamis, neler yasiyor da bu kafalarda, bilmiyorum.

bu yazi biraz kolaj gibi oldu. cok daginik yazdim, farkindayim. bir sonraki yazida daha derli toplu olacagim, söz.

herkese istedigi/düsledigi gibi bir yil dilerim.

makas

önden sunu belirteyim, bu yazi politika icermez. sadece kendi yasadiklarimi anlatir.

kisa bir süre önce ögrendim ki, türkiye’deki okullarda artik kiyafet serbest olacakmis.

düsündürücü.

sunun cevabini önceden vermeli: evet, ben de lisedeyken hep bunun hayaliyle yasadim. su anda günlük rutinlerimden biri olan takim elbise ve kravattan olusan giyim tarzi, o zamanlar zul geliyordu( simdi de su anki müsteride kravat takamiyor olmak beni oldukca üzüyor, hayat iste ). cünkü o yasin kafa yapisi simdikinden cok daha farkli. simdilerde james bond filmi izlerken maceradan cok adamin takim elbislerine ve giyim-kusamina dikkat ediyorum. o zamanlar ise kot pantolon giyebiliyor olmak gibi bir lüks ergen bünyeye cok iyi gelecek gibiydi sanki.

neyse, konuya döneyim. bu mevzuyu kisa süre önce mserdark‘nin blog yazisindan ögrendim. onu okuduktan sonra, belki bir cok okuyucusu gibi benim de kafamda simsekler cakti ve eski günlerim aklima geldi.

ben, bir devlet okulundan mezunum hayatimda özel okul, kolej, yemekhane, etüt, özel hoca gibi kavramlar hic olmadi. bu tip durumlardan sadece dershaneyi yasadim, onu da mecburiyetten. o yüzden de özel okullarda okuyan insanlarin nasil bir kafa yapisina sahip olduklarini sadece cevremden biliyorum. cevremdekilerden kimisi tüm kliselerle örtüsürken, kimisi de bundan oldukca uzakta. ama eger genelleme yapacaksak, “iyi” bir özel okulda yetismis biri, genellikle o malum kliseleri dogruluyor.

dedim ya, ben devlet okulunda okudum. üstelik hatirlamaktan pek de keyif almadigim sekilde okudum. genelde pek iyi günlerim olmadi orada. onlarin yerinde ben de olsam, benzer davranirdim bana karsi diye düsünmeden edemiyorum zaman zaman. sonra düsünmekten vazgeciyorum. gerek yok…

okudugum okul devlet okuluydu, evet, ama anadolu lisesi olmasindan dolayi, bir kapici cocugu ve “tikkijan” ayni cati altinda egitim görebiliyordu. o ortamda bile, tek tip kiyafet zorunluluguna ragmen, insanlar arasindaki kiyafet rekabeti oldukca fazlaydi. hatta o marka tutkusunun bulasici oldugunu bile düsünebilir insan. o derece…

tabii böyle bir ortamda ister istemez serbest kiyafet sözü geciyordu. ben de bu furyadan etkilenip babamla bir gün konustum bu konuyu. ve sadece bir gün buna yetti. yaptigi aciklama o zaman cok mantikli gelmemis olsa da, su anda aklibasinda herkesin korkusunu bana anlatmisti. birisi 5 gün üst üste ayni kiyafeti giymek zorundayken bir digerinin her gün farkli ve iyi markali pahali kiyafetle okula gelmesi hem insanlari kutuplastiracak, hem de bunun sonucunda buna ulasamayan birini mutsuz edecektir.

umarim yanilan ben olurum.